Son zamanlarda israile kızıp duruyoruz ama bilirmisiniz ki çin de ondan aşağı kalmıyor!(koyu renkli kısımlara dikkat edersiniz inş)

Ceyda KARAN Radikal Gazetesi
Kimi halklar vardır, kimselerin bakıp da görmediği, görse de görmezden geldiği… Kadim tarihlerinden bu yana acının hiç eksikliğini hissetmeyen… İşgal, ilhak, asimilasyon ve soykırım kavramları hayatlarında bu denli vücut bulan… ‘Medeni’ batılılar gibi aklınıza salt yahudiler ya da Kosova ve çeçenya geliyorsa fena halde yanılırsınız, eğer uygur adını duymadıysanız… Ama bizde bilmemek değil, öğrenmemek ayıp derler. Kim bilir belki de uzaklardaki ‘akrabalarımız’ Uygurlar da böyle diyordur. Malum aynı dili konuşuyoruz.
Onlar belki de 20. Yüzyılın en kem talihli halkı. Soykırıma, katliama uğrayan pek çok halk sonunda gün yüzü gördü. Ama tarihi ipek yolu’nun
Göbeğinde oturan Uygurların payına kendi yurtlarında prangaya vurulmak düştü. Onlar, dünyanın gözden de, gönülden de ırak kalan üvey evladı oldu.
Tepelerine inen atom bombalarıyla kolları bacakları yamultulan evlatları… Onlar ne budizm sevdalısı batılıların alicenaplığından yararlanabilen Tibetliler gibi ‘medya tik’ olabildi, ne de Kosovalılar gibi bati medeniyetine yakın bir coğrafyada bulunmanın ‘avantajını’ kullanabildi. Onlar ‘ejderi pençesinde’ yaşadı. Hâlâ da yaşıyorlar.
Orada bir halk var ama iste orda bir halk var uzakta. Türk-İslam uygarlığının beşiği olan, büyük devletler kurmuş ve büyük çöküşler yaşamış bir uygarlık.
Dimağlarımızda ilkokul yıllarımızdan tarih kitaplarından izi kalan Divan-ü Lügat-it- Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmut’un, Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacip’in memleketi. Ironiktir, bu uygarlık gündemimize Uygurlara zulmedenlerin Türkiye’yi ziyaretiyle girdi. Doğu Türkistan’ı 50 yıldır işgal eden Çin’in devlet başkanı jiang zemin’le. Jiang, Çin’in son dönemde uygurların tüm çıkış kapılarını kapatmak için başlatılan adıma son noktayı koydu Türkiye’de. Yıllardır ‘Çin işkencelerinden’ kaçıp Türkiye’ye sığınan uygurların faaliyetlerinin önünü kesti. Ankara’daki devlet erkanına çatlak sesiyle pavarotti’nin o solo mio (benim yalnız güneşim) aryasını söyledi.
Ve tüm bunlar için ‘liyakat madalyası’yla onurlandırıldı. Lop nar’a karşılık, son 30 yılda nüfusunun yüzde 10′u kansere yakalanan bir halkın yasadıklarına karşılık. Üstelik cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, onlara bir de ‘köprü’ vazifesi yükledi. Sanki bugüne dek ‘paspasa’ dönmemişler gibi.

Çin Usulü Otonomi
Dünyanın 21. Yüzyılda önde gelen pazarı olmaya aday Çin’in kuzeybatısında altıda bir büyüklüğünde bir toprak parçası Doğu Türkistan. Çinlilerin Sinkiang (yeni toprak) diye adlandırdığı ülke, 1955′ten beri otonom bölge.
Ama bu kendi kendilerini yönetmede hak sahibi oldukları anlamına gelmiyor. Çünkü ‘Çin usulü otonomi’ bildiğiniz gibi değil. Yönetimde Çinliler yüzde 90 söz sahibi. Örneğin, bölgesel hükümet dokuz üyeden oluşuyor. Bunlardan üçü Uygur, biri kazak, diğerleri Çinli. Oysa 1955′te Çinli han nüfusu yüzde 3 iken 31 temsilciden 29′u yerli halktan oluşuyordu.
İpek yolu üzerinde Çin’den batı’ya uzanan kervanların rotası olan bu toprakların sahipleri, zengin petrol, altın, uranyum, kömür yataklarının
Bedelini ödüyor belki de. Pekin yönetimi, yıllardır bu kaynakları hortumluyor. Uygurların yüzde 80′ine ise yoksulluk sınırının altında basamak düşüyor. Yerel hükümetin pekin’in tekeli altındaki isletmelerde sözü geçmiyor. 1950′lerde kurulan ve kollektif çiftlikleri ve bir dizi isletmeyi elinde tutan Sinkiang üretim ve inşa birlikleri, the economist’in
İfadesiyle, ‘devlet içinde devlet’. Bu kurum, 7.4 milyon dönüm toprağı, 172 çiftliği, 344 kurulusu, 500 okulu, 200 hastaneyi ve 46 araştırma enstitüsünü kontrol ediyor. Resmi eğitim, Uygurları adeta görmezden geliyor. Doğu Türkistan’daki okulların yüzde 70′inde Çince eğitim yapılıyor. Uygur nüfusun yüzde 60′i okuma yazma bilmiyor. Uygur gençlerinin yüzde 97′si üniversite eğitimi alamıyor. Alanlar ise çoklukla mavi yakalı işçi olarak çalıştırılıyor.

Soykırımın Böylesi
Çin 1949′daki işgalinden beri uluslararası af örgütü gibi dünyada saygın kuruluşların sık, sık raporlarında vurguladıkları gibi, Doğu Türkistan’da
Sistematik bir soykırım uyguluyor. Bu siyasetin birkaç aracı var. En önde geleni ise Çinli hanların Doğu Türkistan’a planlı biçimde gönderilmesi.
Çin’in resmi verilerine göre, 1990 itibariyle 16 milyon olan nüfusun 7.5 Milyonunu Uygurlar, 1 milyonunu kazaklar, geri kalanını Kırgız, Moğol ve Özbek gibi halklar oluşturuyor. Buna karşılık 6.5 milyon Çinli var. Oysa 1949′da sadece 300 bin Çinli vardı. Pekin’in ülkede tam 500 bin askeri bulunuyor.
Doğu Türkistan’daki çalışma kamplarına son yıllarda 40 binin üzerinde Çinli suçlu yollandı. Hiçbiri cezasını tamamlayınca geri dönemiyor. Tersine, ailelerini bu ülkeye davet etme hakki tanıyıp, ‘reforme edilmiş çiftlikler’ kurmalarına izin veriliyor.
Dünyanın en kalabalık nüfusu olan Çin, tek çocuk siyasetini burada farklı uyguluyor. Yasalara göre, kentlerde yasayan Uygurların iki, kırsal alandakilerin üç çocuk hakki bulunuyor. Ama Çin’in diğer bölgelerinden farklı olarak Doğu Türkistan’daki Çinlilere de iki çocuk hakki ihmal edilmiyor. Bir Uygur çiftin çocuk sahibi olabilmesi için önce yetkililerden ‘İcazet’ alması gerekiyor. Bunun için üç-dört yıl bekleyenler oluyor. Ama
En vahimi, zorla kürtajlar ve kısırlaştırmalar. Doğu Türkistan’da resmi rakamlara göre sadece 1991′de bir kentte 18 binin üzerinde kürtaj gerçekleşmiş. Soykırımın en keskin aracı ise pekin yönetiminin son 30 yıldır taklamakan çölü civarında bulunan lopnor’daki 46 nükleer deneme. 17 ağustos 1995′te Lopnor’daki denemenin Hiroşima’ya atılan bombadan 10 kat daha güçlü olduğu belirtiliyor. Uluslararası insan hakları örgütlerinin raporlarına göre radyoaktivite yüzünden ölenlerin sayısı 210 bini buluyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, 1975-1985 yıllarında lösemi vakaları yüzde 7 oranında
Artmış, nüfusunun yüzde 10′u kanser belasıyla boğuşuyor. Örgüt, 1988 raporunda, Hoten, Yarkent, Kaşgar kentlerinde 3 bin 961 kişinin bilinmeyen salgınlara kurban gittiğini ortaya koyuyor. Bölgedeki ekolojik felaket, ölü ya da iki baslı, karaciğersiz, kolu kanadı kırık doğan bebekler de cabası.
Ama daha da acımasız olanı, pekin yönetiminin çoğu deneme öncesinde tahliyeye bile gerek görmemesi.
Ebola’ya bile rastlanmış Sovyet nükleer bakteriyolojik silah programı’ndan görev alan Ken ALİBEK’in ABD’ye kaçtıktan sonra 1992′de yayımladığı ‘biohazard’ adli kitabına göre, Bostun gölü yakınındaki malanda Çinlilerin gizli nükleer üssü var. Uygur ve Moğolların yerleşim bölgesine 10 km. Uzaktaki bu bölgede Afrika’da bile nadir görülen Ebola ve marburg bakterileri bulunuyor. Bu da Çin’in 1980′lerde bakteriyolojik silah geliştirdiğine işaret ediyor. 1980′lerde Doğu Türkistan’da adı sanı bilinmeyen ve ’1 numaralı salgın’, ’2 numaralı salgın’ diye adlandırıla gelen hastalıklar da bunun kanıtı.
Bir Çin atasözü, ‘cennet çok yüksekte, imparator ise çok uzakta’ diyor.
Pekin, Doğu Türkistan’dan 3200 km. Uzakta. Ama bu ülkeyi hiç unutmuyor.
Ülkenin bir ucundan diğerine pekin saati uyguluyor. Kaşgar’da ‘öğle saatine’ dek karanlık hüküm sürüyor.
Doğu Türkistan, tıpkı Tibet, iç Moğolistan ve Tayvan gibi Çin’in ‘yumuşak kalbi’. Sovyetler birliği’nin çöküşüyle birlikte Uygurların bağımsızlık umutları canlandı. Bugün Doğu Türkistan’da bağımsızlık için mücadele eden 60′in üzerinde örgüt var. Son birkaç yılda 138 ayaklanma yaşandı. Hepsi de kanla bastırıldı. Uluslararası af örgütü’ne göre ocak 1997′den beri 190′i infaz edilen 210 idam cezası verildi. Örgüt, kursuna dizmeleri, hapishanelerdeki işkenceleri ve keyfi tutuklamaları vurguluyor.
1998′in sonunda 18 ülkeden 40 Uygur lider sayıları 50 bini bulan Uygur’un yasadığı Türkiye’de, Ankara’da bir sürgün hükümetinin sinyallerini veren Doğu Türkistan ulusal merkezi’ni kurdu. Merkezin başında ise Türk Ordusundan emekli bir subay, Rıza BEKİN var.
Çin’in acımasız siyaseti Doğu Türkistan’ı patlamaya hazır bombaya çevirirken, dünyanın önde gelen ülkelerinin gıkı çıkmıyor. İştah kabartan
Milyarlık Çin pazarı dururken kimsenin Uygurları düşünecek hali yok Ya! Ne de olsa, her Çinliye bir sakız satılsa köse dönülür! Ama Uygurlarınki salt özgürlük savaşı değil. Ayni zamanda yok olmama mücadelesi. ‘Vahşete dur’ denmesini bekleyen bir çığlık. Gözü körleşmiş, kalbi taşlaşmış bir dünyaya.
Son Uygur yok edilmeden duyulması umuduyla! Bir uygarlığın hazin öyküsü
Göktürk imparatorluğu’nun çöküşüyle m.s. 744′te orta Asya’da ilk devletlerini kuran ve İslamiyet’i 10. Yüzyılda kabul eden uygarlar, 18.
Yüzyıla dek hep bağımsız oldu. Çin’de Mançu hanedanı döneminde 1759′da ıssal edilseler de 1863′te devletlerini yeniden kurdular. Osmanlı
İmparatorluğu, Çarlık Rusya’sı ve Britanya’nın tanıdığı devletleri, 1876′da yine işgal edildiğinde bu kez karşılarına yeni bir isim çıktı: işgalciler anavatanlarına Sinkiang (yeni toprak). Adını koyuverdi. Bu dönemde 1 milyon Uygur öldürüldü, 500 bini sürgüne gitti. 1911′de Mançular devrildiğinde sun yat sen liderliğindeki milliyetçiler kendi kaderini tayin hakkından söz etti. Ama, sonra ‘büyük Çin ulusu’ hayalindeki çan kay sek umutlarını suya düşürdü. 1933′te kurdukları šarki Türkistan İslâm cumhuriyeti ancak bir yıl yaşadı. 1944′teki ayaklanmayla kurulan Doğu Türkistan Halk Cumhuriyeti ise Stalin’in 1949′daki ihanetine dek sürdü. Pekin’le görüşmeye giden Devlet Başkanı Ahmet Can dahil beş lider geri dönmedi. Çinliler Almati’da indikleri uçak kaza yaptı dese de eski bir KGB ajanının anıları, Moskova’da işkence masasında öldüklerini ortaya koydu. 1955′te ‘otonom bölgeleri’ kurulurken, direnişin sembolü İsa Yusuf Alptekin Türkiye’ye kaçtı. Alptekin, 1995′te 95 yaşında öldüğünde, Uygurların ünlü ‘İstanbul’u görmemiş olan, dünyaya gelmemiştir’ atasözüyle ölümsüzleşen bu kentte gömüldü. Mesut yılmaz hükümetinin 1998′de mavi üzerine ay yıldızlı ‘Gökbayrak’ı yasaklayan 36 sayılı genelgesini görmeden.

Allah ıslah eylesin!